Aleyhe beyanda bulunan tanığı sorguya çekme hakkının ihlali Anayasa Mahkemesi Kararı

AZ. M. BAŞVURUSU
Başvuru Numarası : 2013/560 Karar Tarihi  : 16/4/2015
I. BAŞVURUNUN KONUSU
Başvurucu, tek tanık anlatımlarının, mahkûmiyet hükmüne belirleyici ölçüde dayanak yapılarak cezalandırıldığını, ancak tanığı sorgulama imkânı bulamadığını, esas hakkındaki mütalaaya karşı beyanlarını mahkemeye sunamadığını, mahkeme kararlarının gerekçelerinin yeterli olmadığını belirterek, Anayasamın 36. ve 141. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
II. BAŞVURU SÜRECİ
Başvuru, 16/1/2013 tarihinde Anayasa Mahkemesine doğrudan yapılmıştır. Dilekçe ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesi neticesinde Komisyona sunulmasına engel bir eksikliğin bulunmadığı tespit edilmiştir.
İkinci Bölüm Üçüncü Komisyonunca 25/11/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından yapılmasına, dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.
Bölüm Başkanı tarafından 5/12/2014 tarihinde, başvurunun kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.
Başvuru konusu olay ve olgular 5/12/2014 tarihinde Adalet Bakanlığına (Bakanlık) bildirilmiştir. Bakanlık görüşünü 6/2/2015 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.
Bakanlık tarafından Anayasa Mahkemesine sunulan görüş başvurucuya 16/2/2015 tarihinde bildirilmiştir. Başvurucu Bakanlık görüşüne karşı 2/3/2015 tarihinde beyanda bulunmuştur.
III. OLAY VE OLGULAR
A. Olaylar
Başvuru dilekçesi ve eklerinde ifade edildiği şekliyle ve UYAP sisteminden temin edilen ek bilgilere göre olaylar özetle şöyledir:
Başvurucu, 23/5/2006 tarihinde “terör örgütüne üye olma” suçundan gözaltına alınmış ve Kocaeli Nöbetçi Sulh Ceza Mahkemesinin 24/5/2006 tarihli ve 2006/264 sorgu sayılı kararı ile tutuklanmıştır.
Başvurucu hakkında soruşturma evresinde beyanda bulunan tanık R. A., İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 2006/150 esasına kayıtlı dosyasında “yasadışı örgüt üyesi olma” suçundan yargılanmakta olup, savunmasının alınması amacıyla hakkında yakalama emri çıkartılmıştır.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 8/6/2006 tarihli ve E.2006/238 sayılı iddianamesi ile başvurucu hakkında “silahlı örgüte üye olma” suçlamasıyla İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesine kamu davası açılmıştır.
Yargılamanın 2/11/2006 tarihli celsesinde tanık R. A.’nın beyanlarının alınmasından vazgeçilmesine karar verilmiştir. Celsenin ilgili kısmı şöyledir:
“Sanık Az. M.’den soruldu: Ben R. A. diye birisini tanımıyorum, hakkımdaki beyanlarını kabul etmiyorum, mağdurum, üniversite öğrencisiyim, tahliyemi istiyorum, dedi.
Sanık müdafiinden soruldu: Dosyada sadece R. A.’nın atfı cürümü söz konusudur, geçen oturumdaki sunduğumuz belgelerde dikkate alınarak müvekkilin mağduriyetinin giderilmesini ve tahliyesini istiyoruz, dedi.
İddia makamından soruldu: Bu davanın esaslı tanığı konumunda olan
R. A.’nın dinlenmesi için yeniden celp edilmesini talep ediyoruz, ancak bu aşamadaki delil durumu dikkate alındığında sanık hakkındaki kuvvetli suç şüphesinin sürüyor oluşu göz önünde bulundurularak tutukluluk durumunun sürdürülmesine karar verilmesini talep ediyoruz, dedi… ”
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 26/2/2009 tarihli ve E.2006/127, K.2009/61 sayılı kararı ile başvurucunun müsnet suçtan altı yıl üç ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir. Gerekçenin ilgili kısmı şöyledir:
Tüm dosya kapsamından sanık Az. M. ’nin [Başvurucu] R. A. ve D. Y. isimli kişileri terör örgütü PKK ’nın kırsal alanına gönderilmesine yardımcı olduğu, bu amaçla R. A. ve D. Y. ile görüştüğü, Samsun’da R. A. ’yı ziyaret ettiği, sonra tekrar görüştükleri ve örgütün dağ kadrosuna katılması konusunda sanığın R. A. ’ya bilgi ve telefon numarası verdiği, irtibat kuracağı kişileri söylediği, bunun üzerine tanık R. A. ’nın otobüsle Doğubeyazıt ’a giderek buradan İran sınırım geçerek örgüte katıldığı ve kod ismi aldığı, R. A. ’mn siyasi ve askeri eğitim gördüğü, Firaz kod adı verildiği, R. A. ’nın sanığın kimliği ile ilgili olarak verdiği bilgilerin resmi belgelerle doğrulandığı, bu bağlamda Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuduğunun tespit edildiği, tanık R. A. ’nın sanıkla ilgili verdiği fiziksel bilgilerin de doğru olduğunun belirlendiği, tanık R. A. ’nın sanığı fotoğraftan da teşhis ettiği, yine bu tanığın beyanına göre sanığın D… kod adını kullandığı, tanığın beyanlarda ismi geçen D. hakkında örgüt üyeliği eyleminden dolayı yakalama emri çıkartıldığı, sanığın ikamet ettiği evde yapılan aramada haklarında mahkemelerce toplatma kararı verilen kitapların ele geçirildiği, bu şekilde sanığın faaliyetlerini örgüt üyeliği aşamasına geldiği anlaşıldığından aşağıdaki şekilde hüküm vermek gerekmiştir.
Temyiz üzerine İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 26/2/2009 tarihli kararı, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 17/12/2012 tarihli ve E.2010/14410, K.2012/15255 sayılı ilamıyla ile onanmıştır. Onama gerekçesi şöyledir:
‘‘…Yapılan yargılama sonunda toplanan deliller karar yerinde incelenip, sanığın suçunun sübutu kabul, olay niteliğine ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin edilmiş, cezayı azaltıcı sebebin niteliği takdir kılınmış, savunması inandırıcı gerekçelerle reddedilmiş, incelenen dosyaya göre verilen hükümde bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan, sanık müdafıinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün ONANMASINA, 17.12.2012 tarihinde oybirliğiyle karar verildi… ”
Başvurucu, onama kararını 11/1/2013 tarihinde öğrendiğini beyan etmiştir.
Bireysel başvuru, 16/1/2013 tarihinde yapılmıştır.
B. İlgili Hukuk
26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Silâhlı örgüt” kenar başlıklı 314. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:
“(i) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir. ”
12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun “Terör amacı ile işlenen suçlar’’’ kenar başlıklı 4. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi şöyledir:
“Aşağıdaki suçlar l inci maddede belirtilen amaçlar doğrultusunda suç işlemek üzere kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde, terör suçu sayılır:
Türk Ceza Kanununun 79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96, 106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 142, 148, 149, 151, 152, 170, 172, 173, 174, 185, 188, 199, 200, 202, 204, 210, 213, 214, 215, 223, 224, 243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve 319 uncu maddeleri ile 310 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar.
18. 3713 sayılı Kanun’un “Cezaların artınlmasr kenar başlıklı 5. maddesi şöyledir:
“3 ve 4 üncü maddelerde yazılı suçları işleyenler hakkında ilgili kanunlara göre tayin edilecek hapis cezaları veya adlî para cezalan yarı oranında artırılarak hükmolunur. Bu suretle tayin olunacak cezalarda, gerek o fiil için, gerek her nevi ceza için muayyen olan cezanın yukarı sınırı aşılabilir. Ancak, müebbet hapis cezası yerine, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.
Suçun, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş olması dolayısıyla ilgili maddesinde cezasının artırılması öngörülmüşse; sadece bu madde hükmüne göre cezada artırım yapılır. Ancak, yapılacak artırım, cezanın üçte ikisinden az olamaz.
Bu madde hükümleri çocuklar hakkında uygulanmaz. ”
4/12/2014 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Duruşmada okunmayacak belgeler” kenar başlıklı 210. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“Olayın delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise, bu tanık duruşmada mutlaka dinlenir. Daha önce yapılan dinleme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçemez. ”
5271 sayılı Kanun’un “Duruşmada okunmasıyla yetinilebilecek belgeler” kenar başlıklı 211. maddesi şöyledir:
“(l) a) Tanık veya sanığın suç ortağı ölmüş veya akıl hastalığına tutulmuş olur veya bulunduğu yer öğrenilemezse,
b) Tanık veya sanığın suç ortağının duruşmada hazır bulunması, hastalık, malûllük veya giderilmesi olanağı bulunmayan başka bir nedenle belli olmayan bir süre için olanaklı değilse,
c) ifadesinin önem derecesi itibarıyla tanığın duruşmada hazır bulunması gerekli sayılmıyorsa,
Bu kişilerin dinlenmesi yerine, daha önce yapılan dinleme sırasında düzenlenmiş tutanaklar ile kendilerinin yazmış olduğu belgeler okunabilir.
(2) Cumhuriyet savcısı, katılan veya vekili, sanık veya müdafii birinci fıkrada belirtilenlerin dışında kalan tutanakların okunmasına birlikte rıza gösterebilirler. ”
5271 Kanun’un 217. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir. ”
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 18/2/2014 tarihli ve E.2013/4-242, K.2014/79 sayılı kararı şöyledir:
Ceza muhakemesi hukukumuzda duruşmanın doğrudan doğruyalığı (yüz yüzelik) ve sözlülük ilkeleri esas alınmış olup, hüküm verecek olan mahkeme hâkimi sanık, tanık ve olayın tüm delilleri ile birebir karşı karşıya gelecek, herhangi bir vasıta olmadan örneğin beyan delilini dinleyecek ve belge delilini okuyacaktır. Böylece, belirtilen ilkeler ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesinde yer alan “adil yargılama” hakkının temel gerekleri ve CMK’nun 217. maddesi uyarınca hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilecektir. Bu nedenle kural olarak sanık, tanık ya da bilirkişiler mahkeme huzurunda dinlenecek ve daha önce yapılan dinleme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçmeyecektir.
Nitekim 5271 sayılı CMK’nun “Duruşmada okunmayacak belgeler” başlıklı 210. maddesinin 1. fıkrası da; “Olayın delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise, bu tanık duruşmada mutlaka dinlenir. Daha önce yapılan dinleme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçemez” şeklinde düzenlenmiş olup, yargılama konusu olayla ilgili sadece bir tanığın beyanından başka bir delilin bulunmadığı hallerde bu tanığın duruşmada mutlaka dinlenmesi gerektiği ifade edilerek doğrudan doğruyalık ilkesi açık bir şekilde ortaya konmuştur.
Yargıtay 13. Ceza Dairesinin 2/12/2013 tarihli ve E.2013/725, K.2013/37351 sayılı kararı şöyledir:
Soruşturma aşamasında tanık olarak dinlenen E. A. ’nın sanığı şikâyetçinin ikametinden çıkarken hırsızladığı eşyalarla birlikte gördüğünü beyan ettiği, ancak bu tanığın duruşmada dinlenmediğinin anlaşılmasına göre, CMK’nın 210. maddesinin 1. fıkrasında olayın delilinin bir tanığın açıklamalarından ibaret olması durumunda bu tanığın duruşmada mutlaka dinlenmesi gerektiğinin, aynı Kanunun 217. maddesinin 1. fıkrasında ise hâkimin kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabileceğinin belirtilmesi karşısında; her aşamada suçlamayı reddeden sanığın beyanına karşılık, tek delil statüsünde bulunan tanığın duruşmada mutlaka dinlenilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,
IV. İNCELEME VE GEREKÇE
Mahkemenin 16/4/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 16/1/2013 tarihli ve 2013/560 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:
A. Başvurucunun İddiaları
Başvurucu, sadece veya belirleyici ölçüde bir tanığın ifadelerine dayanılarak hakkında mahkumiyet kararı verildiğini, ancak bu tanığı sorgulama ve beyanlarının güvenilirliğini sınama imkanı bulamadığını, tanığın hazırlık soruşturmasında alman ifadelerinin mahkemenin mahkumiyet kararında esas alındığını, mahkemece esaslı tanığın ifadesinin alınmasından vazgeçilmesine karar verilirken kendisi ya da vekilinin görüşünün alınmadığını, Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki mütalaasına karşı beyanlarını mahkemeye sunamadığım, mahkeme kararlarının gerekçelerinin yeterli olmadığını ve masumiyet karinesine aykırı karar verildiğini belirterek, Anayasa’nın 36., 38. ve 141. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüş ve yeniden yargılanma talebinde bulunmuştur.
B. Değerlendirme
1. Kabul Edilebilirlik Yönünden
a. Gerekçeli Karar Hakkının İhlal Edildiği İddiası
Başvurucu, mahkeme kararlarının gerekçelerinin yeterli olmadığını, aleyhte beyanda bulunan tanığın ifadelerinin neden üstün tutulduğuna veya bu tanığın beyanlarının alınmasından neden dönüldüğüne yönelik bir değerlendirme yapılmadığını belirterek, Anayasamın 36. ve 141. maddelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Anayasa’mn 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:
“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. ”
Anayasa’nm 141. maddesinin üçüncü fıkrası şöyledir:
“Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır. ”
Anılan kurallar uyarınca, ilke olarak mahkeme kararlarının gerekçeli olması, adil yargılanma hakkının bir gereğidir. Derece mahkemeleri, dava konusu maddi olay ve olguların kanıtlanmasını, delillerin değerlendirilmesini, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanmasını, uyuşmazlıkla ilgili vardığı sonucu, sonuca varılmasında kullandığı takdir yetkisinin sebeplerini makul bir şekilde gerekçelendirmek zorundadır. Bu gerekçelerin oluşturulmasında açıkça bir keyfilik görüntüsünün olmaması ve makul bir biçimde gerekçe gösterilmesi hâlinde adil yargılanma hakkının ihlalinden söz edilemez (İbrahim Ataş, B. No: 2013/1235,13/6/2013, §23)
Makul gerekçe; davaya konu olay ve olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı gösterecek nitelikte olmalıdır. Zira tarafların o dava yönünden, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için ortada usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün hangi nedenle o içerik ve kapsamda verildiğini gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması zorunludur (İbrahim Ataş, B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 24).
Bununla birlikte derece mahkemelerinin, taraflarca ileri sürülen tüm iddialara cevap verme zorunluluğu bulunmayıp, hükme esas teşkil eden gerekçelerin nelerden ibaret olduğunu ortaya koyması yeterlidir. Diğer taraftan kanun yolu mercilerince; onama, itiraz veya başvurunun reddi kararları verilmesi hâlinde alt derece mahkemelerinin kararlarında gösterdikleri gerekçeler kabul edilmiş olacağından, anılan kararlarda ayrıca gerekçe gösterilmesine gerek bulunmamaktadır (İbrahim Ataş, B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 25). Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) içtihatları da bu yöndedir (Van de Hurk/’Holtanda, B. No: 16034/90,19/4/1994, § 61).
Başvuru konusu olayda, İlk Derece Mahkemesi kararında deliller değerlendirilmiş ve başvurucunun mahkûmiyetine karar verilmiştir. Mahkeme; sanığın savunmasına, tanığın soruşturma evresindeki beyanlarına, sanığın ikamet ettiği evde yapılan aramada ele geçirilen dokümanlara dayanarak söz konusu kararı vermiştir (§ 12). Anılan kararda tarafların iddia ve savunmaları, dosyaya sundukları deliller değerlendirilerek, ilgili hukuk kuralları da yorumlanmak suretiyle bir sonuca ulaşılmıştır. İlk Derece Mahkemesi kararında, hükme ulaşmayı sağlayan olay, bunların sebepleri ve sonuca götüren değerlendirmelerinin yeterli açıklıkta yapıldığı ve bunların gerekçeye temel oluşturduğu, temyiz incelemesini yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesinin ilamında, detaylı bir açıklama bulunmamakla birlikte İlk Derece Mahkemesinin kararındaki gerekçelerin yeterli bulunduğu anlaşılmaktadır (§ 13).
Açıklanan nedenlerle, başvurucu tarafından ileri sürülen iddialar çerçevesinde bir temel hak ihlalinin olmadığının açık olduğu anlaşıldığından, başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
b. Silahların Eşitliği ve Çelişmeli Yargılama İlkelerinin İhlal
Edildiği İddiası
Başvurucu, esas hakkındaki mütalaaya karşı beyanlarını mahkemeye sunamadığım belirterek, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.
Yapılan yargılama sırasında tanık dinletme hakkı da dâhil olmak üzere delillerin ibrazı ve değerlendirilmesi adil yargılanma hakkının unsurlarından biri olarak kabul edilen silahların eşitliği ilkesi kapsamında kabul edilmekte olup, bu ilke adil yargılanma hakkının somut görünümlerinden birini oluşturmaktadır. Anayasa Mahkemesi de
Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkesi gibi ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir (Güher Ergun ve Diğerleri, B.No.2012/13, 2/7/2013, §38).
“Hakkaniyete uygun yargılanma”nm temel unsuru, yargılamanın “çelişmeli” olması ve taraflar arasında “silahların eşitliği ’nin sağlanmasıdır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Rowe ve Davis/Birleşik Krallık [BD], B. No: 28901/95, 16/2/2000, § 60). Adil yargılanma hakkının unsurlarından olan çelişmeli yargılama ilkesi, taraflara dava malzemesi hakkında bilgi sahibi olma ve yorum yapma hakkının tanınmasını ve bu nedenle tarafların yargılamanın bütününe aktif olarak katılmasını gerektirmektedir. Bu anlamda mahkemece tarafların dinlenilmemesi, taraflara delillere karşı çıkma imkânı verilmemesi, yargılama faaliyetinin hakkaniyete aykırı hale gelmesine neden olabilecektir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Ruiz-Mateos/Spain, § 63; Feldbrugge/Netherlands, B. No. 8562/79,29/05/1986, § 44).
“Çelişmeli yargılama” ilkesi, taraflara, dosyaya giren görüşler ve diğer tarafça sunulan deliller hakkında bilgi sahibi olma ve bunlar üzerinde değerlendirme yapma imkânı verilmesi anlamına gelmektedir. Adil yargılanma hakkı, cezai konularda, soruşturma/kovuşturma makamlarının, şüphelinin/sanığın lehine veya aleyhine olarak ellerinde bulundurdukları delilleri savunma tarafına açıklamalarını gerektirir. Ancak bu husus mutlak olmayıp bazı sınırlamalara konu olabilir (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Rowe ve Davis/Birleşik Krallık [BD], B. No: 28901/95,16/2/2000, §§ 60-61).
Bu bakımdan, lehte ve aleyhteki delilleri tartışma imkânı sunmak için, tüm delillerin kamuya açık bir duruşmada, sanığın huzurunda ortaya konulması gerekir. Çelişmeli yargılanma hakkı bu kapsamda, davanın taraflarının, mahkemenin kararını etkilemek amacıyla bağımsız bir yargı görevlisi tarafından bile olsa sunulan her türlü delil ve mütalaa hakkında bilgi sahibi olmasını ve bunlarla ilgili görüş bildirmesi hakkını da içinde barındırır (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Martinie/Fransa, B. NO: 58675/00, 12/4/2006,§ 46).
Adil yargılanma hakkının unsurlarından biri de silahların eşitliği ilkesidir. Silahların eşitliği ilkesi davanın taraflarının usuli haklar bakımından aynı koşullara tabi tutulması ve taraflardan birinin diğerine göre daha zayıf bir duruma düşürülmeksizin iddia ve savunmalarını makul bir şekilde mahkeme önünde dile getirme fırsatına sahip olması anlamına gelir (Yaşasın Aslan, B.No: 2013/1134,16/5/2013, § 32).
AİHM, dosyaya ilişkin bağımsız bir inceleme yaparak görüşünü mahkemeye sunan Savcılık düşüncesinin önceden taraflara tebliğ edilmemesi nedeniyle silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiğine karar vermiştir (bkz. Miran/Türkiye, B. No: 43980/04, 21/4/2009). Bu nedenle Savcılık düşüncesinin önceden taraflara tebliğ edilerek incelemelerine sunulması ve karşı görüşlerini hazırlama imkânı verilmesi çelişmeli yargılama ilkesi ile ilişkili olarak adil yargılanma hakkının bir gereğidir (Yaşasın Aslan, B. No: 2013/1134,16/5/2013, § 33).
Anayasa Mahkemesinin silahların eşitliği ve çelişmeli yargılanma ilkeleri bağlamında yapacağı inceleme, başvuru konusu yargılamanın bütünlüğü içinde adil olup olmadığının değerlendirilmesidir {Yüksel Hançer, B. No. 2013/2116, 23/1/2014, § 22).
Başvurucunun ve müdafiinin hazır bulunmadığı 26/2/2009 tarihli duruşmada, Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki mütalaası alınarak, başvurucu hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir. Mahkûmiyet kararına ilişkin gerekçeli kararda bu mütalaaya da yer verilmiştir.
Anılan karar başvurucu tarafından savunma hakkının kısıtlandığı iddiası da gerekçe gösterilerek temyiz edilmiş, temyiz neticesinde Yargıtay tarafından 17/12/2012 tarihinde anılan hükmün onanmasına karar verilmiştir. Bu itibarla, söz konusu gerekçeli kararın başvurucuya tebliği esnasında Cumhuriyet Başsavcılığı mütalaasının içeriğinden haberdar olduğu görülmektedir. Nitekim başvurucu, 27/5/2009 tarihli temyiz dilekçesinde, hazır olmadıkları son celsede verilen mahkumiyet kararı nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ifade etmiştir. Başvurucu söz konusu dilekçesinde, anılan Cumhuriyet Başsavcılığı mütalaasına neden katılmadığına ilişkin ayrıca bir açıklamada bulunmamış, fakat genel olarak mütalaaya uygun verilmiş olan Mahkeme kararma yönelik temyiz sebeplerini ileri sürmüştür. Buna göre başvurucu, Cumhuriyet Başsavcılığının esas hakkındaki mütalaasından önceden bilgi sahibi olmasa bile gerekçeli kararın tebliği sırasında haberdar olmuş ve buna yönelik görüşlerini hazırlama ve temyiz merciine sunma imkânı bulabilmiştir. Kaldı ki, günü ve saatiyle ilgili önceden bilgi sahibi olunan celsede esas hakkındaki mütalaa sunulmuştur.
Açıklanan nedenlerle, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerine yönelik bir ihlalin olmadığının açık olduğu anlaşıldığından başvurunun bu kısmının da “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.
c. Aleyhinde Beyanda Bulunan Tanığı Sorguya Çekme Hakkının İhlal Edildiği İddiası
Başvurucunun, aleyhinde beyanda bulunan tanığı sorguya çekme hakkının ihlaline yönelik şikâyeti açıkça dayanaktan yoksun olmadığı gibi bu şikâyet için diğer kabul edilemezlik nedenlerinden herhangi biri de bulunmamaktadır. Bu nedenle, başvurunun bu bölümüne ilişkin olarak kabul edilebilirlik kararı verilmesi gerekir.
2. Esas Yönünden
Başvurucu, yargılandığı davada belirleyici ölçüde bir tanığın ifadelerine dayanılarak hakkında mahkûmiyet kararı verildiğini, tanığın soruşturma evresinde alman ifadelerinin mahkemenin mahkûmiyet kararında esas alındığını, bu sebeple tanığı sorgulayamadığını, mahkemece esaslı tanığın ifadesinin alınmasından vazgeçilmesine karar verilirken kendisi ya da vekilinin görüşünün alınmadığını ileri sürmüştür.
Bakanlık görüşünün ilgili kısmı şöyledir:
AİHM, soruşturma veya kovuşturma aşamasında sanığın sorgulama imkânı bulamadığı tanığın ifadesine tek veya belirleyici bir kanıt olarak dayanıp mahkûmiyet hükmü kurulması halinde sanık haklarının kısıtlanmış olacağını belirtmektedir (Bkz. Delta/Fransa, no. 11444/85, 19 Aralık 1990; A.M./İtalya, no. 37019/97, 14 Aralık 1999; P.S./Almanya, no. 33900/96, 20 Aralık2001).
AİHM’e göre Sözleşme’nin 6. maddesi yargılamanın herhangi bir aşamasında sanık veya müdafii tarafından sorgulanamamış olan iddia tanığının ifadelerine dayanılarak mahkûmiyet hükmü verilmesini ancak iki koşulun birlikte bulunması halinde mümkün kılmaktadır. İlk koşul, tanığın bulunamaması nedeniyle yüzleştirmenin yapılamamış olması halinde yetkili makamların yüzleştirme yapabilmek için aktif olarak çaba sarf etmiş olmalarıdır. İkinci koşul ise söz konusu tanık ifadesinin mahkûmiyetin dayanacağı tek kanıt olmamasıdır (Bkz. Rachdad/Fransa, no. 71846/01, 13 Kasım 2001).
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 26/02/2009 tarihli gerekçeli karan incelendiğinde, mahkumiyet hükmünün esasen R. A ’nın başvurucu aleyhine verdiği beyanına dayanmakla birlikte, hükme başvurucunun evinde yapılan aramada ele geçirilen örgütsel nitelikteki belgeler ve kitaplar ile yine R. A ’nın ifadesinde belirttiği D. isimli kişi hakkında örgüt üyesi olması nedeniyle yakalama emri çıkarıldığı bilgisinin de dayanak teşkil ettiği anlaşılmaktadır.
Başvurucu, başvuru formunda yer alan iddialarını tekrarlamıştır.
Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında herkesin meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkf kenar başlıklı 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049,26/3/2013, § 22).
Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkf başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası ve (3) numaralı fıkrasının (d) bendi şöyledir:
“7. Herkes davasının, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamaların esası konusunda karar verecek olan, … bir mahkeme tarafından, hakkaniyete uygun ve kamuya açık olarak, … görülmesini isteme hakkına sahiptir.
Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:
d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;
Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan ve “suç isnadı altındaki kişilerce ilişkin olan “suçlamayla ilgili bilgilendirilme”, “savunma için yeterli zaman ve kolaylıklara sahip olma”, “bizzat, müdafii vasıtasıyla veya adli yardımla savunma”, “tanık dinletme ve tanık sorgulama” ile “çevirmenden ücretsiz yararlanma” hakları, 6. maddenin (1) numaralı fıkrasında koruma altına alınmış daha genel nitelikteki “hakkaniyete uygun yargılanma” hakkının özel görünüm şekilleridir (Sakhnovskiy/Rusya [BD], B. No: 21272/03, 2/11/2010, § 94; Asadbeyli ve Diğerleri/Azerbaycan, B. No: 3653/05, 14729/05 ve 16519/06, 11/12/2012, §§ 130-132). Diğer taraftan, 6. maddenin (3) numaralı fıkrasının (a-e) bentlerinde düzenlenen güvenceler arasında da bağ bulunmakta olup bunlardan her biri yorumlanırken diğerleri dikkate alınmalıdır (bkz. Pelissier ve Sassi/Fransa [BD], B. No: 25444/94, 25/3/1999, §§ 51-54.).
Ulusal hukuktaki nitelemeye bakılmaksızın “tanık” kavramının Sözleşme kapsamında özerk bir anlamı vardır (Damir Sibgatullin/Rusya, B. No: 1413/05, 24/04/2012, § 45). Bu kavram, duruma göre suç ortaklarını (Trofımov/Rusya, B. No: 1111/02, 4/12/2008, § 37), mağdurları (Vladimir Romanov/Rusya, B. No: 41461/02, 24/7/2008, § 97) ve bilirkişi tanıkları (Doorson/Hollanda, B. No: 20524/92, 26/3/1996, § 81-82) da kapsayabilir. Bu bakımdan, duruşmada ister okunsun ister okunmasın, ifadeleri mahkeme önünde bulunan ve mahkeme tarafından dikkate alman kişiler, Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi bakımından tanık olarak kabul edilmektedir (Kostovski/Hollanda, B. No: 11454/85,20/11/1989, §40).
Bu nedenle başvurucunun, olayın tek tanığının, sorgulanamadığı bir döneme ilişkin ifadelerinin hükme esas alınması nedeniyle ona soru soramadığı yönündeki iddiasının Anayasa’nın 36. ve Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendi kapsamında değerlendirilmesi gerekir.
Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendinde ilk olarak, sanığın iddia tanıklarını sorguya çekme veya çektirme hakkı güvence altına alınmıştır. Kovuşturma sırasında bütün kanıtların tartışılabilmesi için, kural olarak, bu kanıtların aleni bir duruşmada ve sanığın huzurunda ortaya konulmaları gerekir. Bu kuralın istisnaları olmakla birlikte, eğer bir mahkûmiyet sadece veya belirleyici ölçüde, sanığın soruşturma veya yargılama aşamasında sorgulama veya sorgulatma imkânı bulamadığı bir kimse tarafından verilen ifadelere dayandırılmış ise, sanığın hakları Sözleşme’nin 6. maddesindeki güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde kısıtlanmış olur. Olayın tek tanığı varsa ve sadece bu tanığın ifadesine dayanılarak hüküm kurulacak ise, bu tanık duruşmada dinlenmeli ve sanık tarafından sorgulanmalıdır. Bu tanığın, sanığın sorgulama imkânı bulamadığı bir dönemde alınan önceki ifadesine dayanılarak mahkûmiyet kararı verilemez (AİHM kararı için bkz. Sadak ve Diğerleri/Türkiye, B. No: 29900/96, 29901/96,29902/96 ve 29903/96, §§ 64-65).
Başvurucunun, hakkında gerçekleştirilen ceza yargılaması sürecinde tanıklara soru yöneltebilmesi, onlarla yüzleşebilmesi ve tanıkların beyanlarının doğruluğunu sınama imkânına sahip olması, adil bir yargılamanın yapılabilmesi bakımından gereklidir. Böylelikle başvurucu, aleyhindeki tanık beyanlarının zayıf/itibar edilmez noktalarını ortaya koyup çelişmeli yargılama ilkesine uygun olarak onların güvenilirliğini huzurda sınayabilecek (test edebilecek), tanığın inandırıcılığı ve güvenilirliği bakımından sorduğu sorularla kendi lehine sonuçlar ortaya çıkartabilecek ve yargılama makamının uyuşmazlık konusu olayı sadece iddia makamının ileri sürdüğü şekliyle değil, savunmanın argümanlarıyla da algılamasını sağlayabilecektir.
Bir sanığı suçlayan tanıklık veya başka beyan türleri gerçek dışı düzenlenmiş veya sadece hatalı olabileceği gibi, savunma eğer bu ifadenin sahibinin güvenilirliğini sınayabileceği veya itibarına şüphe düşürebileceği bilgilerden yoksun kalırsa bunları aydınlatma ihtimali çok düşük olacaktır. Böyle bir durumda var olan tehlikeler çok belirgindir (Sebahat Tuncel, B. No: 2014/1440, 26/2/2015, § 95). Bu bakımdan, sanığın aleyhine olan tanıkları çapraz sorguya tabi tutabilmesi, Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendinin kilit unsurlarından biridir. Dolayısıyla tanık sorgulama hakkından feragat edilebilirse de feragatin geri dönülmez bir biçimde ve kesin olarak yapılması ve herhangi bir kamu yararına aykırılık taşımaması gerekir (Ali Rıza Telek, B. No: 2013/2630,30/12/2014, §48).
AİHM, Sözleşme’nin 6. maddesinin, yargılamanın herhangi bir aşamasında sanık veya müdafii tarafından sorgulanamamış olan iddia tanığının ifadelerine dayanılarak mahkûmiyet hükmünün ancak iki koşulun birlikte bulunması halinde verilebilmesini mümkün kıldığını belirtmektedir. Bunlardan ilki, yüzleştirmenin tanığın bulunduğu yerin tespit edilememesi nedeniyle yapılamamış olması halinde, yetkili makamların yüzleştirme yapabilmek için aktif olarak çaba sarf etmiş olduklarının kanıtlanması; diğeri ise, söz konusu tanık anlatımının, her halükarda mahkûmiyetin dayandırıldığı tek delil unsuru olmamasıdır (bkz. Rachdad/Fransa, B. No: 71846/01,13/11/2003, § 24).
5271 sayılı Kanun’un 210. maddesinin (1) numaralı fıkrasına göre de olayın delili, bir tanığın açıklamalarından ibaret ise, bu tanık duruşmada mutlaka dinlenir. Daha önce yapılan dinleme sırasında düzenlenmiş tutanağın veya yazılı bir açıklamanın okunması dinleme yerine geçemez. Yargılama konusu olayla ilgili sadece bir tanığın beyanından başka bir delilin bulunmadığı hallerde bu tanığın duruşmada mutlaka dinlenilmesi gerektiği ifade edilerek doğrudan doğruyalık ilkesine açık bir vurgu yapılmıştır. Dolayısıyla, olayın tek delilinin bir tanığın açıklamalarından ibaret olması halinde, 5271 sayılı Kanun’un 211. maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca, bu tanığın duruşmada dinlenmesi yerine önceki beyanlarının okunması ile yetinilebilmesi mümkün değildir.
Somut olayda, yargılama sürecinde gerçekleştirilen 14/9/2006 tarihli duruşmada, başvurucu, aleyhine tanıklık eden R. A.’nın mahkeme huzurunda dinlenilmesine yönelik bir talepte bulunmazken, iddia makamı tarafından bu yönde bir talepte bulunulmuştur. Bunun üzerine Mahkemece, 25/12/2006 tarihli duruşmada, R. A.’nın huzurda dinlenmek ve yüzleştirilmek üzere celbine karar verilmiştir. Yargılama sürecinde mahkeme, tanık R. A.’ya ulaşılamaması üzerine adı geçen şahsın ifadesinin alınması, başvurucunun çekilen fotoğrafları ile teşhisinin sağlanması maksadıyla Mersin Ağır Ceza Mahkemesine talimat yazılmasına; 20/3/2008 tarihli duruşmada, açık adresi tespit edilerek duruşma günü beklenmeksizin ifadesi ile ilgili gerekli işlemlerin yapılmasına; 18/9/2008 tarihli duruşmada da, Mersin 2. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından da R. A.’nm yurtdışına çıktığı için temin edilemediğinin bildirilmesi üzerine adı geçen şahsın Türkiye’ye döndüğünde temin edilerek hazır edilmesi için Mersin Emniyet Müdürlüğüne yazı yazılmasına karar verilmiştir.
Diğer yandan, 20/3/2008 tarihli duruşmada, başvurucunun müdafii tarafından, sözü geçen tanığın mahkeme huzurunda dinlenilmesine ilişkin ara karardan vazgeçilmesi talebinde bulunulmuştur. Ancak, mahkeme tarafından talep kabul edilmemiş ve araştırmalara devam edilmiştir. Başvurucunun ve müdafiinin hazır bulunmadığı 26/2/2009 tarihli duruşmada tanık R. A.’nm yurtdışına gittiğinden bahisle beyanının alınmasından vazgeçilmesine karar verilmiştir. Başvurucu, önceki celselerde, sözü geçen tanığın beyanlarını kabul etmediğini ve onu tanımadığını belirtmiştir.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesinin 26/2/2009 tarihli gerekçeli kararı incelendiğinde; mahkûmiyet hükmünün esasen tanık R. A.’nm başvurucu aleyhine verdiği beyanına dayanmakla birlikte, hükme başvurucunun evinde yapılan aramada ele geçirilen örgütsel nitelikteki belgeler ve kitapların da dayanak teşkil ettiği anlaşılmaktadır (§ 12).
Başvurucunun suçlu olup olmadığı ya da mahkûmiyetine ilişkin delillerin yeterli ve inandırıcı olup olmadığı hususunda değerlendirme yapmak Anayasa Mahkemesinin görevi değildir. Bununla birlikte, başka deliller de var olmasına rağmen mahkûmiyet hükmünün tek tanık anlatımı üzerine inşa edildiği; başvurucunun sorgulama veya sorgulatma imkânı bulamadığı ve beyanları soruşturma evresinde tespit olunan bu tek tanık beyanının mahkemece esaslı ve belirleyici delil olarak değerlendirildiği görülmektedir. Diğer bir ifadeyle, sözü geçen tanık beyanının, mahkûmiyetin dayanağını oluşturmada kilit rol oynadığı, delil olarak belirtilen diğer unsurların ise bu tanığın verdiği bilgilerle bulunan ve bahsi geçen tanığın beyanlarının doğruluğunu test etmeye yönelik bilgi ve belgeler olduğu görülmüştür.
Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:
A. ’nın sanığın kimliği ile ilgili olarak verdiği bilgilerin resmi belgelerle doğrulandığı, bu bağlamda Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuduğunun tespit edildiği, tanık R. A. ’nın sanıkla ilgili verdiği fiziksel bilgilerin de doğru olduğunun belirlendiği, tanık R. A. ’nın sanığı fotoğraftan da teşhis ettiği, yine bu tanığın beyanına göre sanığın Diyar kod adını kullandığı, tanığın beyanlarda ismi geçen D. hakkında örgüt üyeliği eyleminden dolayı yakalama emri çıkartıldığı,… ”
İlk Derece Mahkemesi, başvurucu hakkındaki mahkûmiyet hükmünü, belirleyici olarak, soruşturma evresinde dinlenen ve başvurucu ile yüzleştirilmemiş bir tanığın beyanlarına dayandırmıştır. Başvurucu, bu tanığın soruşturma evresinde sunduğu açıklamalarını kabul etmediğini bildirmekle yetinmiştir. Bahsi geçen tanığın, mahkemenin başka bir dosyasında başvurucu ile benzer suçtan yargılandığı ve hakkında yakalama emri çıkartılmış olduğu görülmektedir. Mahkemece, başka dosyada bu tanık hakkında çıkartılan yakalama emrinin akıbeti sorulmamış, yurda giriş-çıkışı ile ilgili olarak yetkili birimlerden bilgi alınmamış, yurt dışına çıktığından bahisle beyanlarının alınmasından vazgeçilmiştir.
Başvurucu ve müdafıinin, tanığın soruşturma evresinde alınmış ifade tutanaklarını görme ve bu ifadelerin kanıt olarak kullanılmasına karşı çıkma imkanına sahip olması, başvurucunun tanıkları sorgulayabileceği ve sorgulatabileceği şekilde huzura gelmelerinin ve doğrudan dinlenmelerinin yerini alamaz (Benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Hulki Güneş/Türkiye, B. No: 28490/95, 19/9/2003, § 95). Başvurucu müdafıinin, tanık bulunamadığından mahkeme huzurunda dinlenilmesine ilişkin ara karardan vazgeçilmesine yönelik talebi, tanık sorgulama hakkından feragat olarak değerlendirilse bile, somut olayda tanık sorgulama imkânı, duruşmada dinlenmeyen ve soruşturma evresinde verdiği ifadeyle yetinilen tek tanığın beyanlarının olayın aydınlatılması açısından ağırlığının çok ciddi (kilit mahiyetinde) olması nedeniyle hayati önemde olduğu açıktır. Bu durumlarda tanık sorgulama hakkında feragat, savunma tarafına bu haktan vazgeçmesine mütenasip asgari güvenceler sağlanmadıkça kamu yararına uygunluk taşımaz.
Mahkûmiyet hükmü, belirleyici olarak, başvurucunun soruşturma veya yargılama aşamasında sorgulama veya sorgulatma imkânı bulamadığı bir tanık tarafından verilen ifadelere dayandırılmış ve savunma haklarının korunması için hiçbir tedbir alınmamıştır. Sonuç olarak, bahse konu mahkûmiyetin belirleyici delilinin tanık R. A.’nın açıklamaları olduğu, bu tanığın duruşmada dinlenilmemesi ve sanıkla yüzleştirilmemesinin adil yargılanma hakkını ihlal eder nitelikte olduğu kanaatine varılmıştır.
Bu sebeplerle, başvurucunun, aleyhinde beyanda bulunan tanığı sorguya çekme hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.
6216 Sayılı Kanunun 50. Maddesi Yönünden
6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:
“Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir. ”
Başvurucu, bir mahkeme kararından kaynaklanması nedeniyle, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için kararın ilgili Mahkemeye gönderilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmakta olup, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından hukuki yarar bulunduğundan, yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekir.
Başvurucu tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan 1.698,35 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.
V. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle,
A. Başvurucunun,
1. Gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması ”
2. Silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama ilkelerinin ihlal edildiği iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması ”
nedenleriyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,
3. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan aleyhinde beyanda bulunan tanığı sorguya çekme hakkının ihlal edildiği iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan aleyhinde beyanda bulunan tanığı sorguya çekme hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,
C. Tespit edilen ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından yeniden yargılama yapılmak üzere kararın ilgili Mahkemeye GÖNDERİLMESİNE,
D. Başvurucu tarafından yapılan 198,35 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.698,35 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,
E. Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; Ödemede gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına, 16/4/2015 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

Beğendim(1)Beğenmedim(0)

Cevapla

Email adresiniz paylasilmaz.. Zorunlu alanlari doldurunuz. *

*

eşya depolama